Bugun...


Prof.Dr. Nergüz BULUT SERİN

facebook-paylas
ÇOCUKLARDA ÖFKE VE SALDIRGANLIK İLİŞKİSİ
Tarih: 12-11-2020 23:41:00 Güncelleme: 13-11-2020 00:09:00


 

Çocuklarda öfkenin ifadesine baktığımızda gelişimsel olarak bir değerlendirme yapıldığını ve bebeklikten yetişkinliğe kadar öfke ifadesinde değişimler olduğunu görmekteyiz. Okul ortamında öfke konusuna bakıldığında, bu dönemde çocukların öfkeyi ifadede bireysel farklılıklar gösterdiği anlaşılmaktadır. Bruner (1972), okul çağındaki çocuğun öğrenmeye açık olduğunu vurgular (Wolff, 1999 s.198’deki alıntı). Bu dönemde çocuklar, anne- babalarının, öğretmenlerinin veya kendisi için önemli bir yetişkinin kendisine yönelik öfkeli veya saldırgan davranışlarını bir davranış şekli olarak algılayıp, bu şekilde davranmaya başlayabilir. Model almanın yanı sıra özdeşim kurma da çocuğun pek çok davranışı olduğu gibi öfke ifade şekli ve saldırgan davranış şekillerini, anne- baba ya da bir yetişkini örnek alarak edinmesini sağlar.

 

            Okulda öfke ve şiddet konularının hem bilimsel literatürde hem de medya da sıklıkla incelendiği görülmektedir. Pek çok çocuğun okulda öfkeyi yaşadığı ve bunun problemlere yol açtığı bilinmektedir. Marion (1997: 37)’a göre, okulda çocukların öfkelenmelerine fiziksel saldırı, sözel çatışma, reddedilme ve şikayet konuları neden olmaktadır. Öğrencilerden kaynaklanan öfke, okuldaki öğrenme ortamını bozar, duygusal veya fiziksel zarar ve şiddete neden olabilir, öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişkiyi engeller. Öğretmenler ve okul yöneticileri öfkenin kaynağını anlayamayabilirler. Fakat, okul danışmanlarının, çocukların öfkelerini kontrol etmelerinde ve öfkelerini uygun şekilde ifade etmelerinde onlara yardım etme sorumluluğu vardır. Eğer çocuklar öfkeleriyle başa çıkma konusunda yalnız bırakılırlarsa, bu, düşük akademik performansa, kişilerarası çatışmalara ve sözel veya fiziksel yaralanmalara neden olur.

 

Öfkenin kontrol edilmesine yönelik yapılan çalışmalar, öfke yönetimi tekniklerinin öfke ve saldırganlığı azaltmaya yardımcı olduğunu kanıtlamıştır (Harvey, 2004, Sharp, 2003, Şahin, 2005). Bu çalışmaların çoğunlukla yurt dışındaki araştırmacılar tarafından yapıldığı, özellikle ilkokul döneminde öfke konusuna ilişkin ülkemizde az sayıda çalışma olduğu görülmüştür.

 

Yaşanan öfke duygusu gerçekte doğal bir duygudur, öfkenin sonucunda kişisel işlevlerde bir bozulma oluyor, öfke, uzun, yoğun ve aşırı yaşanıyorsa ve uygunsuz bir şekilde ifade ediliyor ise problem oluşturur (Hagiliassis, 2005:89). Öfkenin açık şekilde doğrudan ifade edilmesi, başkalarının olumsuz değerlendirmelerine, olumsuz bir benlik algısına ve düşük bir benlik saygısına, kişilerarası ve aile içi çatışmalara yol açabilmekte, kişiyi sözel ve fiziksel açıdan saldırılara açık hale getirebilmekte, aile içinde ve kişilerarası diğer ilişkilerde çatışmalara neden olabilmektedir. Ayrıca bastırılmış öfkenin, hipertansiyon, koroner arter bozukluğu ve kanser gibi pek çok fiziksel rahatsızlıkla ilişki olduğu söylenebilir (Balkaya, 2001a: 21).

 

Öfke duygusu ile başaçıkma becerilerini bilmeyen çocuklar, benlik saygılarını kaybetmek, başkalarının saygısını kaybetmek gibi zayıf ve kötü ilişkilere bağlı sıkıntılar yaşayabilirler. Yönetilemeyen öfkenin, uzun vadede sağlık problemleri, hukuki sorunlar veya davranışın kuşaklararası aktarımı gibi sonuçları vardır (Canbuldu, 2006). Duyguların bastırılması ya da dışa vurulması çeşitli birey ve kültürlere göre değişir. Örneğin çocukların öfke ya da sevgi duygularını dışa vurmaları, bazı toplumlar ya da ailelerce hoş karşılanmamaktadır. İçe atılan duygular ise ortadan kalkmazlar. Biçim değiştirerek dolaylı yollardan ifade edilirler (Ankay, 1992: 29).

 

Öfke duygusu yaşayan bireyin gösterdiği davranışsal erken uyarı sinyalleri vardır. Bunlar; ses tonunun yükselmesi, vücutta heyecanlı hareket, başka birinin vücuduna müdahale, yukarı ve aşağı adımlar gibi tekrarlanan fiziksel hareketler ile söylenme olabileceği gibi, homurdanma, eşyaları çarpma, üzgün bakış veya kaş çatma tarzında yüz ifadesinde değişiklik, göz temasında değişiklik; göz teması kurmama, beden dili ve duruşunda ani değişiklik, ruh halinin hızlı bir şekilde değişmesi olarak sıralanabilir (Blum, 2001). Ayrıca diğer uyarı sinyalleri; her yerinin ateşlendiği hissi, kalp atışlarının hızlanması, ellerin yumruk biçiminde sıkılması, çenenin kilitlendiği hissi ve dişlerin sıkılması, tüm bedeninin titrediği hissi, kasların, özellikle kolların gerginleştiği hissi şeklinde de ortaya çıkabilir (Özmen, 2006). Kızgınlık yaşayan bireylerde ses tonunun yükselmesi, bazı kelimelerin vurgulanması, kesikli ya da üzerine basarak söylenmesi, tekrarlı ve ağlamaklı konuşma gibi davranışsal belirtiler de görülebilir (Kısaç, 1997).

 

Duyguların bastırılması ya da dışa vurulması çeşitli birey ve kültürlere göre değişir. Örneğin çocukların öfke ya da sevgi duygularını dışa vurmaları, bazı toplumlar ya da ailelerce hoş karşılanmamaktadır. İçe atılan duygular ise ortadan kalkmazlar. Biçim değiştirerek dolaylı yollardan ifade edilirler (Ankay, 1992: 29). Bireyler yaşadıkları duyguya bağlı olarak bazı davranışsal değişiklikler sergilemektedirler. Bu davranışlar dikkate alınarak yaşanan duygu tanımlanabilir ve hakkında fikir sahibi olunabilir. Öfkenin, intihar girişimi için önemli bir işaret olduğu düşünülmektedir (Batıgün, 2002: 49; Horesh ve ark., 1997:94). Öfkenin depresyon gibi intihar davranışında da tanısal bir işaret olduğu araştırmalarda kanıtlanmıştır (Bridewell ve Chang, 1997; Türkçapar ve ark., 2004:121). Batıgün ve Şahin (2003:55), yaptıkları araştırmada, depresyon hastalarının içe dönük öfkelerinin yüksek, öfke kontrollerinin düşük olduğunu bulmuşlardır. Öfkenin, yeme bozukluklarında tedavi gidişini ve sonucunu etkileyen önemli bir etken olduğu da söylenmektedir (Batıgün ve Utku, 2006:76; Oral, 2006:6). Öfke ve bastırılmış düşmanlığın, somatizasyon geliştirmede önemli bir etmen olduğu ifade edilmektedir (Koh, 2003:113). Olumsuz duygu ile başa çıkmada duygu ve nedenlerinin birey tarafından tanımlanması, duyguların doğru dille karşı tarafa aktarılması, iletişim becerileri, doğru algılama, empatik iletişim önemlidir. Bilişsel terapiler ile olayların farklı açılardan değerlendirilmesi, yeni bakış açılarının oluşturulmasına çalışılmaktadır (Yaylacı, 2006). Çeşitli kuramlara dayandırılarak geliştirilen öfke denetimi programları aracılığıyla, bireyler öfkelerini denetlemeyi öğrenebilmektedirler. Öfke denetimine yönelik programların hazırlanması ve uygulanması birey ve toplum ruh sağlığını korumaya yönelik geliştirilen önleyici çalışmalardır (Şahin, 2005). Hazırlanan öfke denetimi programlarının; çatışma çözme, ben dilinin kullanım gücünü fark etme, öfkeliyken duygu ve düşünceleri ben diliyle ifade etmeye yardımcı olma olabileceği gibi, sözel ve fiziksel olarak öfkeye verilen tepkilerin ve sonuçlarının farkında olmayı öğrenme gibi genel sonuçları olduğu ifade edilmektedir (Korkut, 2004). Gençlere her zaman her şeyin istedikleri gibi gitmeyebileceği, öfkeyi taşımanın, sözlü ya da fiziksel birine zarar verecek hale gelmenin başkalarına olduğu kadar kendisine de zarar verdiği ve kontrol altına alınması gerektiği öğretilmelidir.

 

Öfkenin kontrol edilmesi ya da öfke yönetimi; kışkırtma, kışkırtmaya verilen fiziksel tepki ve öfkenin düzgün olarak ifade edilmesi konularına odaklanmaktadır (Şahin, 2005). Öfke denetimindeki yetersizlikler sonucunda dikkat eksikliği ve hiperaktivite bozukluğu, davranış bozukluğu, motor depresyon bozukluğu ve anksiyete bozuklukları gibi çeşitli zihinsel sağlık problemler oluşabilmektedir (Farmer ve ark., 2002: 1291). Öfke denetimi üzerinde yapılan çalışmalarda, öfke denetimsizliğinin pek çok nedene dayandırıldığı ve bu bakış açılarına yönelik olarak farklı müdahale yaklaşımları kullanıldığı görülmektedir. Kellner ve Bry (1999) öfke denetimi eğitiminin, genelde üç aşamayı içerdiğini söylemektedir. Birincisi, öfkenin bilişsel ve davranışsal bileşenleri hakkında bilgi sağlama; ikincisi, öfkeyi yönetmede bilişsel ve davranışsal tekniklerin öğretilmesi; üçüncüsü de, gevşeme egzersizleri, rol oynama ve problem çözme gibi elde edilen yeni becerilerin uygulanmasının kolaylaştırılmasıdır. İlgili literatürde, öfke denetimi eğitiminde bilişsel davranışçı yaklaşımın etkililiğini vurgulayan bazı çalışmalar bulunmaktadır (Deffenbacher, McNamara ve Sabadell 1990; Deffenbacher ve Stark 1992; Smith ve ark.1994; Kellner ve Tutin 1995; Bilge,1996; Aytek, 1999; Akgül, 2000; Willner ve ark. 2002; Cenkseven, 2003; Bradbury ve Clarke, 2005; Howells ve ark., 2005; Williams ve ark., 2004; Hagiliassis ve ark., 2005). Araştırmacıların, öfkenin özellikleri arasında en çok üzerinde durdukları nokta, öfke ifade tarzının öğrenilebilen bir özellik olması ve saldırgan öğeler içeren olumsuz öfke ifade biçimlerinin yerine, daha uygun olumlu ve saldırgan öğeler içermeyen öfke ifade biçimlerinin öğrenilebileceğidir (Balkaya, 2001). Ayrıca duygu enerjisinin gelişigüzel ortaya salınmasının doğuracağı sorunlar olabilir. Oysa duygularımızın enerjisinin kontrollü bir şekilde açığa çıkması, yani eğitilmesi onları yaşamamıza engel değildir (Karayörük, 2004:7).

 

Türkiye’deki ve yurt dışındaki akademisyenlerce, okullarda şiddet ve çocuk suçluluğunun giderilmesi ve risk faktörlerinin belirlenip buna göre önleme programlarının hazırlanabileceğini ve bunların uygulanabileceği belirtilmiştir. Önleme programlarında ise daha çok suça yönelmiş veya suçlu çocukların tutumları, inançları ve davranışları üzerinde odaklanılmaktadır.

 

Çocuklarda öfkenin ifadesine baktığımızda gelişimsel olarak bir değerlendirme yapıldığını ve bebeklikten yetişkinliğe kadar öfke ifadesinde değişimler olduğunu görmekteyiz. Okul ortamında öfke konusuna bakıldığında, bu dönemde çocukların öfkeyi ifadede bireysel farklılıklar gösterdiği anlaşılmaktadır. Okulda öfke ve şiddet konularının hem bilimsel literatürde hem de medya da sıklıkla incelendiği görülmektedir. Pek çok çocuğun okulda öfkeyi yaşadığı ve bunun problemlere yol açtığı bilinmektedir. Okulda çocukların öfkelenmelerine fiziksel saldırı, sözel çatışma, reddedilme ve şikayet konuları neden olmaktadır. Öğrencilerden kaynaklanan öfke, okuldaki öğrenme ortamını bozmakta, duygusal veya fiziksel zarar ve şiddete neden olabilmekte, öğretmen ve öğrenci arasındaki ilişkiyi engellemektedir.

 

 

Öfke Yönetimi

  Öfkenin sağlıklı şekilde ifade edilmesi insan için yararlıdır. Bir çok kaynakta öfkenin bastırıldığında baş ağrısı, hipertansiyon, yüksek kan basıncı, depresyon, duygusal bozukluklar, gastroentinal bozukluklar, cilt hastalıkları, sinir sisteminde bozulma ve hatta intihar girişimi gibi pek çok sağlık problemine neden olacağı belirtilmektedir. Öfkenin kontrol edilmesi ya da öfke yönetimi; kışkırtma, kışkırtmaya verilen fiziksel tepki ve öfkenin düzgün olarak ifade edilmesi konularına odaklanmaktadır (Hollenhorst,1998; Şahin,2005). Öfke yönetimini öğrenme,  gelişimsel bir beceridir. Yetişkinler, ergenler ve çocuklar üzerinde öfke yönetimini kazandırmaya yönelik pek çok çalışma yapılmıştır ve bunun sonucunda öfke yönetiminin öğrenilebilir olduğu anlaşılmıştır.Deffenbacher et. al. (1994:342), öfke yönetimi tedavisinin etkiliğini araştırmışlardır. Okula devam eden öfke eğilimli ön ergenlik dönemindeki öğrencilere hem bilişsel baş etme becerileri hem de sosyal becerilerin öğretilmesi sonrasında, uygunsuz öfke ifadelerinde azalma ve öfke ifadesini kontrolde artma olduğu görülmüştür. Öfke yönetimi üzerinde yapılan çalışmalara bakıldığında, öfke kontrolsüzlüğünün pek çok nedene dayandırıldığı ve bu bakış açılarına yönelik olarak farklı müdahale yaklaşımları kullanıldığı görülmektedir. Öfke davranışının uygunsuz bir şekilde ortaya çıkışında stresle baş etme becerilerinin yetersizliği de etkili olabilmektedir. Novaco (1975), Leventhal (1984),  Meichenbaum (1985), Suinn (1990), yaptıkları çalışmalarda stresle baş etme yöntemleri, gevşeme gibi yöntemler kullanarak öfke davranışının kontrolünün artmasını sağlamaya çalışmışlardır (Soykan, 2003 s.25’deki alıntı).

 

 

Çocuklarda saldırganlık

Çocukların hem fiziksel hem de sosyal gelişim ve olgunlaşmaları olarak saldırganlığın gelişimine dikkat etmek önemlidir. Durkin, bebeklikten ergenliğe kadar süren gelişimsel bir saldırganlık modeli önerir. Saldırgan davranış, ilk olarak bebeklikte görülür ve çoğunlukla araçsaldır. Bebekler öncelikle nesneler üzerinde çatışmayla ilgilidirler ve istedikleri uyarıcıyı elde etmek için diğerlerine zarar vermeyi deneyeceklerdir. Bu çocuklar için, saldırganlık ihtiyaçlarını ve isteklerini gidermeye hizmet eder. Okul öncesi yıllarda, saldırganlık çocuklar tarafından sosyal bağlamda önemli bir bağlanma işlevi görmeye başlar. Sözel yeteneklerin ve grup oyunlarına ilginin artmasıyla, ağlama ve misilleme gibi daha doğrudan olmayan davranışların onaylanmasıyla doğrudan fiziksel saldırganlık azalma eğilimi gösterir. Bu örnekteki saldırganlık, bu yaş süresinde gelişmeye başlayan ve ergenlik boyunca devam eden acımasız ve yıkıcı oyunlardan farklıdır. Durkin, acımasız ve yıkıcı oyunlara saldırganlık olarak bakmaz çünkü çocuklar birbirlerine zarar verme değil, oynama niyetindedirler (Harvey, 2004:5). Çocuklar anasınıfına başladıklarında, saldırganlık kullanımlarında bireysel farklılıklar olmaya başlar. Saldırganlığa daha eğilimli olan bu çocuklar, olumsuz duygusal davranışlar ve adaptasyon problemleri göstermeye başlarlar. Bu konular ergenlik boyunca ve yetişkinlikte aynı şekilde kalma eğilimindedir. İlkokul yıllarında saldırganlık eğilimi olan çocuk için değişken bir dönemdir ve bu potansiyel düşüş gösteren döngüyü yok etmek için bu periyod boyunca müdahale etmek önemlidir.

 

            Çocuğun sosyal ve duygusal gelişiminin temel kuruluşu olarak, aile unsurunun çocuktaki saldırganlığın gelişimindeki rolü bir belirleyici olarak açıklanır. Berkowitz, antisosyal davranışa ilişkin ailenin çocuğa kötü davranışının çeşitli şekillerinden bahseder. Bu kötü davranma, fiziksel ve duygusal kötüye kullanma, uygunsuz disiplin ve ailesel reddi içerebilir. Bu faktörler, sıklıkla ailedeki izolasyonda görülebilir ve bir örüntü parçası olarak düzenli şekilde kaydedilir. Ayrıca, fiziksel ceza kullanan ailede sıklıkla çocuk zayıf bir benlik imajına sahiptir ve reddedilir. Bu kötü davranma örüntüsü sürekli olduğunda, çocukta saldırganlığın gelişmesinde çok etkili olabilir. Ayrıca Berkowitz, kötü davranma örüntülerinin etkilerini fark etmede, uygun olmayan ailesel tekniklerde bireysel faklılıkların öneminin düşüklüğüne vurgu yapmıştır (Berkowitz, 1993:156). Evdeki saldırganlık, spesifik olarak çocuğa direk olmadığında bile, çocuğun davranışı üzerinde zararlı etkisi olabilir. Şiddetle birlikte yetişkinlerin çatışmalarını izleyerek büyüyen çocuk, yalnızca problem çözmede saldırganlığın uygun bir yol olmadığını öğrenir fakat bu yetişkinlerin bir değeridir. Çocuk, ailesinin bu davranışa bağladığı büyük önem aracılığıyla saldırgan davranışla ilgili pekiştirilir. Ayrıca, evdeki şiddet büyük miktarda stresi ve aile üyeleri arasındaki gerginliği doğurur. Yüksek düzeyde uyanma, bir stres yönetimi şeklini geliştirir ve saldırgan davranışlar daha muhtemel olur. Bu süreç, ebeveynler kadar kardeşler arasında da etkileşimi getirir. Saldırganlık örüntüleri, nasıl etkili bir şekilde sataşma, alay etme ve şiddet etkileşimlerine neden olunacağını çabucak öğrenen kardeşler arasında kolayca gelişebilir (Berkowitz, 1993:156).

 

            Saldırgan veya antisosyal çocuklar ve aileleri arasındaki ilişki tartışıldığında, ebeveyn-çocuk etkileşiminin kontrolsüz doğasına dikkat edilmesi de önemlidir. Uygun olmayan ailesel teknikler, çocukta olumsuz etkilere neden olabilir. Çocuğun davranışı ailenin çocukla baş etme ve onu yönetme becerisini büyük oranda azaltabilir. Bu kontrolsüz etkileşim, aşağı doğru inen bir döngü yaratır: çocuk kötü davranış sergiler, aile uygunsuz şekilde tepki verir, çocuğun davranışı gittikçe kötüleşir ve ailenin çocuk üzerindeki fikirleri zayıflar ve onların uygunsuz tepkilerinin yoğunluğu artar. Saldırganlık eğilimli çocukların evdeki stres düzeyleri büyük oranda artar ve ebeveynler zor davranışları durdurmada çaresiz hissetmeye başlarlar. Onlar kötü ebeveyn olarak birbirlerini suçlamaya başlarlar ve çocuğun yanında içsel olarak yanlış bir şeyler olduğu için çocuğu suçlarlar. Her tepki çocuğun ve ailenin birbirlerini reddetmesine neden olur. Çocuk, gelişiminde meydana gelen karmaşık ailesel etkileşim süreçlerinin sonucu olarak saldırgan eğilimler geliştirir. (Berkowitz, 1993: 161).

 

Çocukların gelişiminde diğer önemli bir sosyal bağlam akran grubudur. Çocuklar, yaşıtlarını gözleme ve onlarla etkileşimleri aracılığıyla kendilerinin ve diğerlerinin saldırgan davranışlarının etkililiği hakkında fikir edinirler. Okul öncesi yıllar boyunca özellikle, küçük çocuklar haklarını savunmayı denerler ve saldırgan veya muhalif davranışlar aracılığıyla sosyal hiyerarşiye tırmanırlar. Normal gelişimsel döngü boyunca, çocuğun sosyal grup içindeki bu erken saldırganlık eğilimi çocuğun olgunlaşması olarak algılanır ve grup hiyerarşileri daha statik olur. Bu gruplar zaman içinde yapışık olur ve kendi kimliklerini geliştirir, rakip grup üyeleri için saldırganlıklarını korurlar. Saldırgan çocuklarda ayrıca bu yörüngeler gruplarının sosyal bağlamı aracılığıyla değiştirilir. (Harvey, 2004: 30).

 

Öfke ve Saldırganlık İlişkisi

   Öfke, saldırgan davranışla ilişkili çok yaygın bir duygudur. Bu ilişkinin kabul edilmesine karşın, ne düzeyde ve ne şekilde olduğu konusunda pek çok farklı görüş bulunmaktadır.  Novaco, kronik olarak öfkeli olan kişilerin daha sıklıkla ve yoğun şekilde kışkırtıcı görünen olayları hazırlayıcı uyumsuz stiller geliştirdiğini savunmaktadır (Stern, 1999:182). Lopez ve Thurman, Novaco’nun iddiasını desteklemektedir. Onlar, yüksek okul öğrencileri arasında, hoşlanılmayan olay, olayların bilişsel değerlendirmesi ve bu olaylara davranışsal tepkilerin anlamlı olarak öfke yaşantısıyla ilgili olduğunu bulmuşlardır. Beck, öfkeyi, saldırgan davranıştan farklı bir duygu olarak tanımlamıştır. Beck,  öfke tepkisinin şiddetinin değer yargıları, benlik saygısı ve beklentiler olarak pek çok bilişsel faktör aracılığıyla belirlendiğini savunur (Lopez ve Thurman, 1986:245). Berkowitz’e göre, bir deneyim olarak öfke saldırganlığı teşvik etmez. Rubin (1986), öfkeyi, bir tehlikeyi değerlendirme ve baş etme süreçlerinin kombinasyonu aracılığıyla bir veya daha fazla saldırgan planın ortaya çıkması olarak tanımlar. Rubin, saldırgan planın psikolojik uyanıklık gibi bir duygunun diğer yanları olmaksızın meydana gelebileceğini belirtir. Ayrıca, tehlikeyi değerlendirme süreci bir çatışma içinde bulunan insanlarda daima işler. Tehlikeyi değerlendirme, büyüklük oranları bakımından çeşitlidir. Baş etme planları doğada saldırgancadır ve tehlikenin düzeyi yüksek olarak algılandığında öfke duyguları eşlik eder (Rubin, 1986: 115).

 

            Rubin, insanın hoşlanmadığı bir durum yaşadığında ve bunu tehlike olarak değerlendirdiğinde fakat açık bir eylem göstermediğinde, gizli eylemler yaptığını belirtir. (öfkeli bir plan hayal etmek gibi). Tehlikeyi  değerlendirme, genel bir uyanıklık değildir, kişi için merkezidir. Rubin, insanın öfkeyi hissetmeden uyanık ve saldırgan olabileceğini belirtir. Örneğin; çocuklar sıklıkla oynadıkları rekabete dayalı oyunlarla ilgili uyanıktır ve her biri ile ilgili gürültülü patırtılı bir saldırganlıkla ilgilidirler. Onlar bu durumda öfkeli değillerdir. Oyun bittiğinde eski sakin durumlarına geri dönerler. Bunun aksine, eğer bir tehlike değerlendirir ve kavga ederlerse, öfkeli hissederler ve uzun bir süre saldırgan fantezilerle yaşayabilirler (Rubin, 1986: 115).

 

             Kassinove ve Tafrate (2002:22)’ye göre, öfke, saldırganlıkla anlamdaş değildir. Bazı kişiler öfkelendiklerinde fiziksel veya sözel saldırı tepkileri verebilirler. Bazıları da doğrudan saldırgan olmayan pasif tepkiler verebilir. Saldırganlık yaygındır fakat diğer olasılıklar da mümkündür. Bazı bireyler özellikle öfke ılımlı olduğunda girişkenlik, çatışma yönetimi, problem çözme, sınır belirleme gibi uyumlu davranışlar gösterirler. Bir kişi öfkelendiği zaman durumsal bağlam, kültürel normlar, öfkenin yoğunluğu, benzer durumlarla ilgili önceki hikayeler, öfke öncesi durum gibi pek çok etmen kişinin nasıl davranacağında rol oynar. Anderson (1992), öfke ve saldırganlık arasında bir ilişki olmakla birlikte ikisinin birbirinden ayrılmaları gerektiğini belirtmektedir. Ona göre öfke, geçici bir duygu hali, saldırganlık ise bir başka kişiye veya eşyaya zarar verme girişimidir( Şahin, 2005:49).

 

Problem çözme çocukluktan itibaren öğrenilmekte, okul yıllarında ise problem çözme becerileri geliştirilmektedir (Miller & Nunn, 2003). Kendisini problem çözmede yeterli olarak algılayanların kişiler arası ilişkilerde daha girişken, daha olumlu benlik algısına sahip oldukları ve akademik yönden daha uygun çalışma yöntemleri ve durumları sergiledikleri saptanmıştır (Şahin, Şahin ve Heppner,1993). Heppner’e (1982) göre, problem çözme, problemlerle başa çıkma kavramı ile eş anlamlıdır. Gerçek yaşamda kişisel problem çözme, iç ya da dış istekler ya da çağrılara uyum sağlamak amacı ile davranışsal tepkilerde bulunma gibi bilişsel ve duygusal işlemleri bir hedefe yöneltme olarak ifade edilmektedir. Bonner & Rich’e (1988) göre ise bireyin problem çözme becerisini değerlendirmesi bilişsel bir değişken olarak bireyin, problem çözme performansını ve problemlerle başa çıkma sürecini etkilemektedir. Spence’e (2003) göre ise, etkili problem çözen bireylerin, bağımsız ve yaratıcı düşündükleri, sosyal yeterlilikleri olduğu, kendilerine güvenen, belirsizlikleri tolere edebilen kişiler olduğu belirtilmektedir (Akt.Dow & Mayer, 2004 ). Problem çözmeyi gerçekleştirmeden önce, bireyin problemi kabul etmesi gerekmektedir. Bireyin “ben bir şey yapmadım” şeklinde düşünmesi problemin çözümünü geciktirmektedir (Raphel, 2003). Eğitim bir problem çözme süreci olarak düşünüldüğünde, öğrencilerin daha ilköğretim yıllarında iyi bir problem çözücü olmaları beklenmektedir.



Bu yazı 118 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
YAZARLAR

Web sitemize nasıl ulaştınız?


HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI