Bugun...


Psk.Dan. Mail ALİYEV


Facebookta Paylaş









Romantik İlişkiler ve Aşk
Tarih: 12-12-2017 00:01:00 Güncelleme: 12-12-2017 00:01:00


Özet

Yakın ilişki ya da aşk, bazen kişisel bir ilişki, bazen kişisel ilişkilerin özel bir öğesi, bazen de bir insanın diğerine duyduğu belli bir duyguyu belirtmek için kullanılmaktadır. Aşk konusu son yıllarda psikolojinin çalışma alanı içinde yer alan temalardan biri olmuştur. Aşkın tanımı kültürden kültüre, kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Aşk yakınlık, bağlanma, güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirmektedir. Bu çalışmada Türkçe literatürde bu konudaki eksikliğin fark edilmesinden dolayı kuramsal olarak ele alınmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, aşk konusunda farklı açıklamalar yapan kuramları ele almaktır.  

 Anahtar Sözcükler: Yakınlık, bağlanma, aşk, romantik ilişki

 

 İnsanlar yalnız yaşayamayan, başkalarıyla birlikte var olan ve yakın ilişkiler (close relationship) arayan canlılardır. Yakın ilişki ya da aşk, bazen kişisel bir ilişki (personal relationship), bazen kişisel ilişkilerin özel bir öğesi ya da bir özelliği, bazen de bir insanın diğerine duyduğu belli bir duyguyu belirtmek için kullanılmaktadır. Burada önemli olan, yakın ilişki ya da aşk için her zaman bir “diğer” kişinin olması gerektiğidir.[1] Aşk ya da romantik ilişki, insanların bazılarının aşkın yaşamlarına anlam kattığını düşünmeleri ve bilimsel olarak da aşkın insan yaşamında bazı işlevlerinin olduğunun belirtilmesi gibi nedenlerden dolayı oldukça önemlidir.[2] Aşk yakınlık (intimacy), bağlanma/içsel yatırım yapma (attachment), güven, saygı ve sevgi gibi duyguları beraberinde getirmektedir. Bu bağlamda, bu çalışmada Pozitif Psikoloji akımının etkisiyle hem yurtdışı hem de Türkiye’deki ruh sağlığı literatüründe önemi gittikçe artan aşk konusu, Türkçe literatürde bu konudaki eksikliğin fark edilmesinden dolayı kavramsal ve kuramsal olarak ele alınmıştır. Bu çalışmanın temel amacı, aşk konusunda farklı açıklamalar yapan kuramları ve bu kuramların benzer ve farklı yanlarını ele almaktır.

Kavramsal Olarak Aşk

Aşk bütün toplumlarda, her kültürde ve tüm zamanlarda var olmuştur ve hemen hemen her insanın yaşamının bir döneminde en az bir kez yaşadığı ya da yaşamayı umut ettiği bir duygusal durumdur. Son 30 yılda psikolojinin çalışma alanı içinde yer alan aşk kavramı, çok daha uzun  bir süreden beri başta edebiyat ve güzel sanatlar olmak üzere sanatın tüm dallarında en çok işlenen temalardan biri olmuştur.[3] Aşkın tanımı kültürden kültüre, kişiden kişiye farklılık göstermektedir. Araştırmacıların aşkı ele alış biçimleri de, bakış açılarına göre değişmektedir. Bu bakış açılarının bazıları bireysel ya da toplumsal özelliklere, kimileri evrimsel geçmişe, kimileri de nöropsikoloji alanındaki bulgulara dayanmaktadır. Karmaşık bir duygu, düşünce ve davranışlar bütünü olan aşk, insanların toplumsal ilişkilerinin tamamlayıcı bir öğesidir. Aşka ilişkin farklı kuramcılar farklı tanımlamalar yapmıştır. Moss ve Schwebel’in aktardığına göre, Freud aşkı, cinselliğin yüceltilmesi olarak, Harlow bağlanma davranışı olarak ve Fromm  ilgi, sorumluluk, saygı ve anlayış olarak tanımlamıştır. Maslow ise, aşkı ikiye ayırmıştır.[4] Birincisi, kişinin güvensizliğiyle gelişen ve düşük düzeydeki duygusal ihtiyaçları ifade eden “yetersizlik aşkı (deficiency love)”, ikincisi ise, yüksek düzeyde duygusal ihtiyaçları içeren ve özellikle kendini ve diğerini gerçekleştirme isteğini ifade eden “aşık olmaktır”. Tennov ise aşkı, bilişsel etkinliği devre dışı bırakan, geçici bağımlılık ve sevilen kişiye yönelik bedenin verdiği duyarlı tepki olarak tanımlamaktadır.[5]  Aşk hakkında yapılacak iyi bir tanımda aşkın geçici olduğu, kültüre göre şekil aldığı ve sınırlı bir doğasının olduğu kesinlikle vurgulanmalıdır. Ayrıca, aşk tanımı yapılırken aşkın bileşenlerinin ve her bir bileşenin diğer bileşenlerle ilişkisinin de ele alınması uygun olacaktır. Aşkın, diğer insanı açıklık, paylaşılan içtenlik, varolan durumun değişmemesi ve ayrılmama isteği, “Seni daima seveceğim” ve “Seni hiç terk etmeyeceğim” gibi verilen sözler ve niyetler gibi öğeleri içerdiği söylenebilir. Aşkta önemli olan bir özellik de, aşkın her zaman bitmesi ya da sevgi, öfke ya da nefret gibi başka duygulara dönüşmesidir.[6] Bilim dünyasında en temel sorulardan biri; aşkın, içten gelen bir eğilim mi olduğu yoksa, sosyal öğrenmelerle mi oluştuğu yönündedir ve bu görüşlerin ikisi de kabul görmektedir. Örneğin, etnografik çalışmalara göre, aşkta bireysel farklılıklar kültürel etkilerden daha önemlidir.[2] Genetik çalışmalara göre ise aşkta kalıtım kısmen etkiliyken, aşık olma stilinde kalıtım etkili değildir.[2,6] Pek çok araştırma, aşkın genel tek bir faktörden mi yoksa birkaç faktörden mi oluştuğu sorusuna yanıt bulmak için yapılmıştır. Bunların sonucunda, çeşitli duygu, davranış ve tutumları içeren tek bir temel aşk faktörü olduğu sonucuna varılmıştır. Araştırmacılar bu birleştirici faktöre rağmen çok daha fazla sayıda aşk türü olduğu görüşünde birleşmektedirler.[6]  Aşk ilişkilerindeki normallik ve patolojiyi inceleyen Kernberg, aşkı dinamik bir bakış açısıyla ele almış ve aşkın karşıdaki kişiye yöneltilmiş sevgi ilişkisinden ve cinsel bir arzuya dönüştürülmüş olan uyarılma ve agresif enerjilerden ibaret olduğunu vurgulamaktadır. Ayrıca Kernberg, aşkı kendilik (self) ve nesne tasarımlarının kaynaşmasıyla oluşan duyarlılık, karşıdaki kişiyle özdeşim, karşıdaki insanı ülküleştirme, tutkulu bir özellik taşıyan cinsel-nesne ilişkisi ve süperego yatırımlarından oluşan karmaşık bir duygusal yapı olarak açıklamaktadır.[7] Kernberg'e göre, aşk varoluşsal boyutta benlik sınırlarının terk edilmesidir. Aşk kavramının psikoloji çalışmalarında yer almasıyla birlikte, bazı araştırmacılar aşkın türlerini ya da bileşenlerini sınıflandırmaya çalışmışlardır. Aşkla ilgili literatür incelendiğinde ilk dikkati çeken, bu kavramın tanımlanmasında farklılıklar olması ve aşkın tanımlanmasında araştırmacılar tarafından dile getirilen güçlüktür. Aşk konusunda çalışma yürüten araştırmacıların karşılaştığı temel sorun, aşkın farklı kişiler için farklı şeyler ifade ediyor olmasıdır. Bu durum araştırmacıların farklı aşk türleri sınıflandırmaları yapmalarına yol açmıştır.[8

Üçgen Aşk Kuramı  Sternberg’e göre aşk, yakınlık, tutku ve bağlılık öğeleri olan bir kavramdır.[2] Bu üç öğe, bir üçgenin üç açısındaki her bir noktaya denk gelmektedir. Bundan dolayı, Sterberg’in kuramı “Üçgen Aşk Kuramı” olarak adlandırılmıştır. Şekil.1.’de üçgen aşk kuramına ilişkin Sternberg’in önerdiği model sunulmuştur. Üçgen aşk kuramında yakınlık, kişilerarasındaki yakınlığı, karşılıklı anlayışı, iletişimi ve duygusal açıdan sevgiliye bağlı olma duygularını içerir. Bunlara ek olarak, verilen ve alınan duygusal desteğe de işaret eder. Bu duygular, eşler arasında sıcak bir aşk ilişkisi yaşanmasına da yol açan duygulardır. Sevgili aşık olduğu kişiye yüksek bir değer yükler ve onun mutluluğunu artırmak için davranışlarda bulunur.[29] Bir ilişkide tutku, romantizm, fiziksel çekicilik, cinsellik ve beğenme gibi dürtülere önderlik eder. Cinsel arzular birçok ilişkinin tutku yönünü oluşturur. Aşkın tutku öğesi, sevgiliyle birleşmek için şiddetli özlem durumunu içerir. Tutku benlik saygısı, büyümek, egemenlik, kontrol, çekicilik, cinsellik gibi gereksinimlerin ve isteklerin geniş oranda ifadesidir. Ayrıca kişinin kendine güveni, başkaları üzerinde etki sahibi olması, kendini gerçekleştirmesi gibi konularda da tutkuların yaşanmasının önemli bir yeri vardır.[2] Bağlanmanın anlamı, bireyin birini sevdiğine karar vermesiyken, uzun dönemde kendini aşka adamasıdır. Aşıklar birlikte iyi bir ilişki sürdürebilirler, ancak bu durum her zaman böyle olmayabilir. Birey sevdiğine karşı gerçek aşk duyguları beslemese de,  ona bağlı olduğunu hissedebilir ya da birey sevdiğine bağlı olmasa da, ona gerçek aşk besleyebilir.[29]Yakınlık, tutku ve bağlanma öğelerinin farklı bileşimleri, üçgen aşk kuramı çerçevesinde tanımlanan sekiz aşk türünü ortaya çıkartır. Bunlar; [2,29] 1. Beğenme/Hoşlanma (Yakınlık): Bu aşk türü, bir kişinin bir diğer kişiye kendini yakın hissetmesi, ona karşı bir sıcaklık beslemesi; ancak, o kişiye karşı belli bir tutku ya da uzun süreli bir bağlanma hissetmemesi olarak açıklanabilir. 2. Çılgınca aşk (Tutku): Bu tür aşk, “bir görüşte aşk” sınıfına girer. Kişinin gerçekte aşık olduğu kişiye değil de, kafasında hayal ettiği kişiye karşı aşkının bir saplantı haline dönüşmesidir. Kişinin aşk nesnesinden fiziksel ve zihinsel olarak uyarılması durumu söz konusudur. Çılgınca sevme davranışı, seven kişi tarafından çok kolay bir şekilde ortaya konulur. Doğru koşullar altında bu tip aşk hemen ortaya çıkar ve kişi, zihinsel ve fiziksel olarak aşk nesnesinden çok çabuk uyarılma özellikleri gösterir. 3. Boş aşk (Bağlanma): Bir kişinin bir başka kişiyi sevdiğine karar vermesi ve bu aşkı devam ettirmesi; ancak, ilişkinin yakınlık ve tutku barındırmaması sonucu boş aşk ortaya çıkar. Uzun yıllar süren, ancak doğal duygusal içeriklerin ve fiziksel çekimin zaman içinde yok olduğu ilişkiler bu tür aşka girer. Kültürden kültüre değişmekle birlikte, bu tür aşklar uzun ilişkilerin sonunda ya da başında olabilir. 4. Romantik aşk (Yakınlık+Tutku): Romantik aşk, beğenmenin yanı sıra, kişilerin birbirlerine karşı fiziksel ve zihinsel açıdan çekici gelmesi durumunda oluşur. Bu aşkın olması için, fiziksel ve duygusal olarak eşlerin birbirine karşı ilgi duyması gerekir. Bağlanma bu aşk türünde gerekli değildir. Bu tür aşkta gelecekte birlikte olmama durumu söz konusu olabilir.  5. Arkadaşça aşk (Yakınlık+Bağlanma): Bu tür aşk, uzun süren bir arkadaşlık ilişkisine benzer. Tutku unsuru ilişkide söz konusu değildir. Bir çok romantik aşk ilişkisi arkadaşça aşk ilişkisine dönüşebilir ve tutku ortadan kalkınca yerini yakınlık alır. Tutku, uzun zaman sonra ilişkide derinden hissedilen bağlılığa dönüşebilir. İnsanların arkadaşlığa dönüşen ilişkiler yaşama düşüncesine alışmaları kişiden kişiye değişir. Kimi insan bunu asla kabullenmezken, kimi insan da yaşamında romantizm olmadan yaşayamaz. Yeniden romantizm bulmak için yeni aşk aramaya çıkanlar olabilir; ancak bilinmesi gerekir ki, yeni ilişkiler de dönüp dolaşıp arkadaşça bir durum alacaktır.  6. Aptalca aşk (Tutku+Bağlanma): Bu tür aşk Hollywood tarzı bir aşktır, filmlerde olduğu gibi insanlar tanışıp, ardından kısa bir süre içinde evlenirler. Zaman içinde gelişen yakınlık unsuru göz ardı edilip, yalnızca tutkuya dayanarak bir bağlanma yaratılır. Aptalca aşk, stresin oluşmasına uygun bir ortam yaratır. Çünkü tutku ortadan kaybolduğunda ya da azaldığında geriye yalnızca bağlanma kalır. Ancak, bağlanma da zaman içinde gelişir ve derinlik kazanır. Bu tür aşkta, bireyler tutkuyu ilişkinin temeline yerleştirirler; ancak, tutku azaldığında hayal kırıklığına uğrarlar. 7. Mükemmel aşk (Yakınlık+Tutku+Bağlanma): Özellikle romantik ilişkilerde her insanın istediği aşk türüdür. Bu tür bir aşkı yaşamak zordur; ancak, bu tür bir aşkı elde tutmak, onu yaşamaktan daha da zordur.  8. Aşksızlık: Bu tür aşkta üç unsurun hiçbiri bulunmamaktadır. Bu tür ilişki, bilinen ve yaşanılan kişilerarası ilişkilere iyi birer örnektir. Bu tür ilişkiler nedensel etkileşimleri içerir ve hatta bu tür ilişkide arkadaşlık bile söz konusu değildir. Bu ilişkiler zorunlu ilişkilerdir.

 

Nöropsikolojik Açıklamalar: Aşkın Beyin Kimyası

Aşk, karmaşık insan duygularından biridir ve tek bir kuram ya da modelle açıklanamaz. Aşkın, hastalıklardan koruma ve iyileştirici özelliği de vardır. Araştırmacılar, beyin içindeki bazı biyokimyasalların, aşkla ilgili olduğunu bulmuşlardır. Bu bakış açısına göre, aşık olma süreci genetik, hormonlar ve psikolojik deneyimlerle oluşmaktadır. Bu etkenlerin bileşimi, uygun eşi bulduran içsel bir rehberdir. Bu içsel yol göstericiler “aşk haritası” olarak adlandırılır. Değişik kimyasal uyaranlar, başkalarına karşı insanda romantik etkiler yaratabilmektedir.  Hormonal açıdan bakıldığında romantik aşkın sinyalleri, yanakların kızarması, kalp atışının hızlanması ve ellerin terlemesi şeklinde kendini belli etmektedir.[39] Aşık olunduğunda asıl etki, beynin hipotalamus bölgesinden salınan çeşitli kimyasalların etkisiyle vücudun içinde meydana gelmektedir. Fischer’e göre insanlar dopamin, oksitozin, vazopressin, testosteron ve adrenalin gibi hormonların karmaşık kimyası nedeniyle aşık olmaktadır.[39] Aşık olmaya başlandığında hipotalamustan salgılanan kimyasallar beynin hipofiz bölgesine bir mesaj iletmekte, hipofiz ise kendi hormonlarını kan dolaşımına vermektedir.[39] Bu aşamadan sonra ise cinsellikle ilgili hormonlar hızlı bir şekilde kana karışmaktadır. Adrenalin, aşığın kalp atışının hızlanmasından ve terlemesinden sorumludur. Dopamin ise aşık birinin karşısındaki insanı aklından çıkaramamasından ve ona büyük bir tutkuyla bağlı olmasından sorumludur. Büyük bir tutkuyla yeni aşık olmuş kişilerin beyinlerinde dopamin üreten hücrelerin aktivitesinde artışlar olduğu kanıtlanmıştır. Reddedilen aşıklarda meydana gelen sıkıntıların kaynağının ise beyinlerinde dopamin molekülünün tükenmesi olduğu düşünülmektedir. Aşkın bağımlılık evresinde oksitozin ve vazopressin etkili olmaktadır. Oksitozin, doğum sırasında da salgılanır ve anne ile bebeği arasındaki bağın oluşmasında da etkilidir.[39]   Kimyasal cinsel çekiciler ya da feromonlar, bu süreçte etkin bir rol oynamaktadır.[36] Androstenol denilen erkek teninde bulunan kimyasal ve onun kokusu kadınlara çekici gelmektedir. Ancak, bu kimyasal, kadınlar yumurtlama döneminde değilse itici bir etki yaratmaktadır. Rafal ve arkadaşları androstenolün ilk kez erkek domuzlarda ve insanlarda, daha sonra tüm hayvanlarda bulunduğunu ve GABAA reseptörleri gibi işlev gördüğünü belirtmişlerdir.[40] Aynı şekilde, copulines denilen ve kadınlarda yumurtlama döneminde salgılanan vajinal salgı erkeklerin ilgisini çeker ve erkekte hormon değişimine (özellikle testosteronun artmasına) neden olur. Grammer ve Jütte  yaptıkları deneyde, bir grup kadın üniversite öğrencisine iki gece üst üste giymeleri için gecelik vermişler ve iki gecenin sonunda bunu erkek deneklere koklatmışlardır.[41] Bazı erkek katılımcılara ise hiç giyilmemiş gecelikleri koklatmışlardır. Sonuçta, erkek denekler tarafından kadınların giydiği gecelikler daha çekici bulunmuştur. Bu bulgu copulines’in işlevlerine kanıt olarak gösterilmiştir. Feromonun etkisine ilişkin deneysel kanıtlar da bulunmuştur. Uzun süreli ilişkilerde eşler arasında bağlanma gerçekleşir. Bu aşamada sevgilinin yanında olmak, beyinde endorfin salgılanmasını uyarır ve bu, güvenlik ve sükunet duygusu verir.[42]  Oksitosin salgısı, fiziksel yakınlaşma olduğunda salgılanır ve cinsel doyum ve orgazmla ilişkilidir. Sinding ve arkadaşları yeni doğan tavşanlarla yaptıkları deneyde, koku karışımlarının duyusal, bilişsel ve davranışsal etkilerini incelemişlerdir.[43] Sonuçta, koku karışımlarının insanda olduğu gibi tavşan yavrularında da algısal sisteme esneklik kattığını bulmuştur. Nöroloji araştırmaları beyin görüntüleme teknikleri kullanarak insan beynininsevdiği yakınlarının acılarını da kısmen hissettiğini belirlemiştir.[44] Singer, aralarında romantik ilişki bulunan 16 çiftle yaptığı araştırmada, bir odada çiftlerden kadın olanlar bir manyetik rezonans görüntüleme makinesi içine alınmış, sonra ya kendi eline, ya da eşinin eline bir saniye süreyle bir elektrik şoku uygulanırken beyninin görüntüleri izlenmiştir.[44] Bu deneyde kadınlar, erkeği göremiyor, ancak, bir ekrandan şokun kendisine mi, yoksa eşine mi uygulanacağını ve derecesini görebilecek şekilde odaya yerleştirilmiştir. Kadına şiddetli bir şok uygulandığında beyninin duygularla ilgili limbik bölgesinde acı bölgesi hareketlenmiştir. Ancak kadın, eşine şiddetli bir şok uygulanacağını öğrenince, acı bölgesi yine hareketlenmiştir. Bu deneyde, fiziksel olarak algılanan değil, zihinde canlandırılan acıya ilişkin beyindeki bölgeler, hem kişisel acı duyumunda, hem de eşe uygulanan acı sırasında harekete geçmiştir.[44] Sonuç olarak, beyindeki bazı biyokimyasalların aşkla ilişkili olduğu  ve beynin sevilen kişinin acısını algılayabildiği söylenebilir. Bu bakış açısına göre, aşk sürecinin genetik, hormonlar ve psikolojik deneyimlerle oluştuğu söylenebilir.

Sonuç

Aşkın her toplumda, her zaman ve her yerde bulunmaktadır. Aşk tek ve aynı olgu olmasına karşın, farklı kuramcılar aşka ilişkin farklı kuramlar ortaya atmışlardır. Aslında bu kuramların aynı olguyu yani “aşkı” tanımladıkları ve aşkın özünün de -aşkın amacı ne olursa olsun- “yakınlık” olduğu söylenebilir. Son olarak, ilk insanlarla başlayan aşkın, bu dünyadaki son insanla son bulacağını ifade etmek yanlış olmayacaktır.



Bu yazı 2649 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

ÇOK OKUNAN HABERLER
  • BUGÜN
  • BU HAFTA
  • BU AY
YAZARLAR
SON YORUMLANANLAR
FOTO GALERİ
  • 19-20 Haziran Şemdinli Projesi
    19-20 Haziran Şemdinli Projesi
  • Yarışmadan Cevaplar :)
    Yarışmadan Cevaplar :)
  • Capsler-1
    Capsler-1
  • Capsler-2
    Capsler-2
  • Capsler-3
    Capsler-3
  1. 19-20 Haziran Şemdinli Projesi
  2. Yarışmadan Cevaplar :)
  3. Capsler-1
  4. Capsler-2
  5. Capsler-3
FOTO GALERİ
VİDEO GALERİ
  • Şizofreni
    Şizofreni
  • Gülmek en iyi ilaçtır
    Gülmek en iyi ilaçtır
  • NewsPDR Kimdir?
    NewsPDR Kimdir?
  1. Şizofreni
  2. Gülmek en iyi ilaçtır
  3. NewsPDR Kimdir?
VİDEO GALERİ
YUKARI